Ziya Şenbayrak

Tabula Rasa

      Tabula rasa latincede boş levha demektir ve insan zihninin doğuştan hiçbir fikir/bilgi taşımadığını öne süren bir akıma da ismini vermiştir. İşin felsefi tartışması bir yana gelin biz bu 'levha'yı nasıl dolduruyoruz ona odaklanalım.

     Doğuştan korumasız ve zihni boş olan bebeklere anne ve babası tarafından gerek bilinçli gerek ise farkında olmadan pek çok bilgi aktarılır. Çocuk yemeyi, içmeyi, yürümeyi hatta uyumayı bile daimi koruyucularından zaman içerisinde yavaş yavaş öğrenir ve toplumun bir bireyine dönüşür zaman içerisinde. Fakat ailenin aktarabileceği bilgi ve açabileceği ufuk ne yazık ki sınırlıdır. Hem kendi ufuk çizgileri hem de modern zamanda yaşamanın diyeti olan uzun ve yoğun mesai saatleri bu sınırın oluşmasında etkili olur.

    Kimi aileler bu 2 sorunu birden çözebilmek için çocuklarını daha çok küçük yaştan itibaren kreş/anaokulu/ gündüz bakım evi -artık hangisi kulağınıza hoş geliyorsa- gibi kurumlara yazdırıyor. Kendileri mesai yükümlülüğünü yerine getirirken çocukları da orada yeni davranışlar ediniyor bilgiler öğreniyor. Ama bu seçim birkaç sorunu çözmesine rağmen aslında bizi yeni sorunlarla tanıştırıyor.

     Reklam yaparcasına vurgulanan 'çocuklara standardize yaklaşımın' sonucu olarak nur topu gibi tek tip bireylerimiz oluyor. İşte tam da bu noktada kurtarıcımız kitaplar devreye giriyor.

    Şartların tek tipleştirmeye çalıştığı çocuklar eğer şanslılarsa çok geç olmadan kitaplar ile tanışıyorlar. Artık bu andan sonra davranışlarının ve ufuklarının sınır kontrolü onların eline geçmiş bulunuyor. Kitap ile tanışan çocuk ilk önce dünyanın sandığından çok daha büyük olduğu gerçeği ile yüzleşiyor, uzaklarda bir yerlerde onun akrabaları ve kreş arkadaşları dışında başka bireylerin de var olduğunu, kitaplar vasıtasıyla iletişime geçebildiklerini görüyor. İşte bu andan sonra tüm engeller ortadan kalkıyor ve çocuk okuduğu kitaplardaki olaylardan kendine dersler çıkarmaya, kahramanın gezdiği coğrafyalar ile ilgili hayaller kurmaya başlıyor. Daha da güzeli her şeyi ona hazır sunduğumuz için körelmeye başlayan hayal gücü tekrardan canlanıyor ve filizlenmeye başlıyor.

   Çizgi filmlerde, tabletlerde bolca oynanan oyunlarda hep ona hazır olarak sunulan karakterleri artık satır aralarında keşfedip onları kendi hayal gücü ile ete kemiğe büründürüyor. Kısacası okuyan çocuklar kendilerini inşa etme özgürlüklerini ellerine alarak meşhur atasözünü topluma yaşatırlar; (Okuyan) Boynuz kulağı geçer...