VARDI VE BÖCÜ

2. Bölüm

"hayalet orman"

    Vardı ve Böcü uyandıklarında susak melodileriyle masalarını kurmaya koyuldu. Şu anda melodiler İtalyan müziğine benziyordu. Ama o seslerle birlikte hazırlamak onları yoruyordu. Hazırladıklarında hapır hupur ballı gevrek ve yumurtalarını yediler. Sonra bohçalarını hazırlayıp çita gibi hızlıca yola koyuldular. Susak yağmuru aşırı güçlenmişti ve düşen susaklar kafalarına vuruyordu. Vardı ve Böcü de onları yerden topluyordu.

  

  Bir saat yürüdükten sonra önlerine bir dağ çıktı. Arkasında da saydam deniz vardı. Vardı Böcü’ye “Bu dağa nasıl tırmanacağız? Çok dik” dedi. “Bir fikrim var” dedi Böcü ve akıllı dronuna şehirden iki balta aldırttı. “Böcü, ilk sen çık” dedi Vardı. “Tamam” dedi Böcü ve baltaları batıra batıra, batırdığı yerlere de ayaklarını koya koya dağın zirvesine tam olarak üç saatte vardı. Vardı da onun yaptığı oyuklara tutunarak tırmandı. Önlerinde aşırı güzel bir gün doğuşu manzarası ve saydam deniz vardı. “Bu kadar yolu gelmeye değmiş” dedi Böcü. Vardı ve Böcü çantalarından çıkardıkları susaklarla iki kişilik bir susak kayağı yaptılar ve aşağı birkaç dakikada kaydılar.

   Karşılarında saydam deniz vardı. İki tane su kabağı kalana kadar diğerleriyle dünyanın en hızlı yelkenlisini yaptılar ve denize açıldılar. Tam derinleştiklerinde doğudan kara bulutlar gelmeye başladı. Ama ufuktalardı ve bir çizgi gibi görünüyorlardı. Vardı ve Böcü de bir fiyorda sapmak için ilerlemeye devam ettiler. Ama kara bulutlar onların peşini çok hızlı takip ediyordu. Kara bulutlar ve acımasız dalgalar birlikte hızla onlara yaklaşmaya başladılar. Kara bulutlar, şehir merkezi müzesinde, ilk baştaki, dünyanın en büyük ve en kara gergedanından bile karaydı ve arkadaki dalgalara ve dönen şeye bakılırsa tsunamiyle karışık kasırga yaklaşıyordu. Böcü daha da hızlanarak fiyorda girdi. Ama kara hortum üstlerine gelmişti bile. Tsunami dalgaları da hızla onlara yaklaşmaya başlamıştı. Tek şansları hemencecik can yeleği giyip o susakları bir dalga kıran olarak atmaktı ve karaya çıkmaktı. Aynı planı da uyguladılar. Ama tek bir yanlışlık oldu. Onların dalgalarla götürüleceğini akıl edememişlerdi ve planlarına ikinci bir bölüm daha eklediler.

   Tsunami dalgaları susak gemiyle birlikte karanın yanından geçerken çıpalı mermiyi atıp üstüne çekileceklerdi. Açık denize vardıklarında da tsunami dalgalarını arkalarında bırakıp kaçmaya koyulacaklar ve burna gelince de dönüp tsunaminin okyanusa gitmesine izin vereceklerdi. Plan tıkırındaydı. Ama burnu döndüklerinde orada da bir sürü anafor vardı. Anaforlarda tek şansları vardı. Hemencecik uçak moduna geçip üstten uçacaklardı. Gittiler, gittiler ve tam geldiklerinde de uçtular.

     İleride çok büyük bir ada gözüktü ve adada da bir deniz feneri vardı. Adaya doğru yöneldiler ve araba moduna geçtiler ve adada ilerleyip bir ormana gittiler. Adanınaltında mezar ve iskelet olan, yapraksız ağaçlarla dolu olan ormanı çok ürkünçtü.Bir kamp kurdular ve sonra uyurken birden garip sesler gelmeye başladı. O patikada papağanlı birilerinin gölgeleri gözüküyordu. Böcü “Bunlar korsan” deyip hemencecik işleri tıkırına koymak için hayalet moduna geçti. Ondan sonra kamplarını burada bırakıp korsanları takip etmeye koyuldular. Korsanlar yağmaladıkları gemiyle zirvedeki korkunç şatoya gidiyorlardı. Korkunç şatonun etrafı iskeletlerle kaplıydı. Böcü “Şimdi anlaşıldı” diye fısıldadı. “Onlar korsan ya, o gemilerin kaptanlarını ve binenlerini de öldürmüşler. Bazılarına da mezar kurmuşlar. Tabii ki de önemli olanlarına.” dedi Böcü. Büyük şatoya vardıklarında korsanlar ilk olarak yemek salonuna girdiler. Vardı ve Böcü de bir hayalet olarak kapıların içinden geçip başka bir yere çıktılar. “acaba burası neresi?” dedi Böcü. Vardı “Sanırım ben anladım. Burada çaldıkları şeyleri topluyorlar” dedi. “Baksana on beş yakut, seksen beş altın, yirmi beş elmas ve üç tane de lal ve zümrüt. Bir de zümrüdüanka var.” Saat gecenin yarısıydı. “Haydi şuradaki odaya geçelim” dedi Böcü. Sonra oraya girdiklerinde robotlarla ve üstten düşen kapanlarla aynı kapanda tutsak edildiler. Böcü önceden aldığı lavı kullanıp, demirleri eritip yukarıdaki cam kubbeyi kırıp Vardı’yla birlikte dışarıdan iple indiler ve sonra da vadide koşmaya başladılar. O arada korsanlara “Bu adada insan var” sinyalini veren robotları duydular ve daha da hızlandılar. İki saat sonra geçen hayalet moduna girip, kendi konuşamayan görüntülerini oraya bırakıp, koşma ayarını kurup kendileri araziden diğer yöne gittiler. Korsanlar da görüntülerini onlar sanıp L dönüşünden vadiden devam ettiler. Tepenin karlı yerinden aşağı bakınca aşağıda limana girmiş Netherland gemilerini gördüler. Hollandalılar oraya tırmanırken Vardı ve Böcü de hayalet modunu bırakıp gerçeğe döndüler. Biraz daha yaklaştıklarında onlara katılıp “Bu ada sizin miydi?” diye sordular. Onlar da “Evet” dediler. “Şimdi o korsanların önüne altın dinamit atacağım ve hızlıca gemimize binip gedeceğiz ve bu ada da batacak” dedi Jordan. Attıklarında ve kaçtıklarında kaptan Johnson “dümeni sancak tarafına çevirin” diye bağıran John’u dinledi. Giderlerken Jordan Vardı ve Böcü’ye “Sizi nerede  bırakalım?” dedi. “Bizi mi…” dedi Böcü. “Bizi Romanya’ya bırakabilirsiniz.” Onları Romanya’ya bıraktıktan sonra vedalaşıp ayrıldılar.

     

     Böcü Vardı’ya “Eğer bitmeyen dağa tırmanmayı başarırsak dilediğimiz olurmuş” dedi ve Karpatlar’ın bitmeyen zirvesine tırmanmaya başladılar. Onlar gittikçe dağ da yükseliyordu. Böcü “Bence biz sırt jetiyle yukarı çıkalım” dedi. Vardı da “Tamam” dedi ve sırt jetiyle heyecanlı bir yolculuğun sonucunda yukarı çıkmayı başardılar ve şöyle dilediler “Bitmeyen bir hayvansız yeraltı ormanına gitmek istiyoruz.” Tepenin her tarafında mor yıldırımlar ve sarıyla karışık kırmızı renkte gökyüzü vardı. Sonra da “Bommm!” diye bir yeraltı ormanına gittiler. Önlerinde bir şelale vardı. Arkalarında da nehir. O şelale ile o nehir birleşiyordu ve onun üzerinde de bir göl vardı. O sular şelalenin tam kaynağında olan kayayı yerinden düşürmüş, kendilerine yol açmış ve bir şelaleye dönüşmüştü. Bir anda onları bir uçan at sırtına aldı ve sihirli bir göle attı. Gölden çıktılar. Anlamışlardı, önce gittikleri yer bir odaydı. Burası ise gerçek ormandı. Ama buradaki herşey hayaletti ve bunun anlamı da “O göl bir gizli geçitti.”

     

       Hayalet orman çok korkunçtu ve eğlenceli susak melodileri yoktu.Bir tek ürkünç rüzgar sesleri vardı.Vardı Böcü’ye“Sanada takip edildiğimiz hissi geliyormu?” Dedi. Böcüde “evet” dedi. Arkalarında eski dostları olan Pennypacr’ı gördüler. “Hey bu Pennypacr”dedi Vardı Böcü’ye.Pennypacr onlara bir şey anlatmaya çalışıyordu. Anlattığı şey ise “Bu gece yarısına kadar Yıldırım Elması’nıbulamazsak burada sonsuza kadar bir hayalet olarak yaşarsınız!” Diye heycanlabağrınıyordu. “Işıkları takip edeceğiz” de diyordu. Koşmaya başladılar. Pennypacr bir akrep olsa bile onlara yetişiyor hatta geçiyordu!

      Bir kapıya vardıklarında Vardı “Tek koklamada on beş kişiyi bayıltan gaz var orada” dedi. Penny dışarıda bekledi. Vardı ve Böcü’de hava tüpüyle içeri girip elması aldılar ve çıktılar. Hayalet ormanda genelde bir çok yer mağaraydı. Pennypacr bir yeri işaret etti. Mağaraya girdiler. İki yüz metre sonra başka akrepler gördüler. Pennypacr onlara sarılıp, onlar da Vardı ve Böcü’ye hiçbir şey yapmadığında onların kim olduğunu anladılar. Onlar Pennypacr’ın ailesiydi. Orada birkaç bardak mağara özü içtikten sonra kalkıp hep birlikte onları eve götürecek mağaranın yolunu tuttular. Birkaç kilometre sonra Pennypacr annesine “Ama o buradaydı” dedi. Böcü her şeyi anladı. Burada mağaraların yerleri değişiyordu. Sonra önlerinde bir mağara açıldı. Onlar da içeri girdiler. İçeride nereye gidersen orada çıkan piramitler vardı. Hemencecik plan yapıp üstlerinden geçmeye başladılar. Mağaranın devamında nereye gidersen oraya inen ama sonra da arkandan gelebilen canlı mızraklarla doluydu. Bir, İki, üç diye bağırıp koşmaya başladılar. Mağaranın devamında goblin uçurtmaları vardı. Onlar yere çarptığında içinden katil goblinler çıkıyordu. Uçurtmaların ucu görünürken jet motorlarını alıp uçurtmalar çıkmadan kayarak gittiler.

 

    Son olarak da fıçı ve alev atan tanklar vardı. Onları aşmak çok kolay ve çok da eğlenceliydi. Herkes çıktığında gülmeye başladı. Ama doğru mağara orası değildi. Oraya gitmek için bu Çince yazılmış bilmeceyi bilmesi gerekiyordu. Böcü “Şöyle yazıyor” diye okumaya başladı. “Birçok şeker, birçok eşya. Hepsi yapılmıştır…”  İki saat düşündüler. Sonra da buldular. Bilmecenin cevabı ‘birlikte çalışmak’tı. “Birlikte çalışmak” diye boruya bağırdı Böcü. Sonra gazoz yağmaya başladı. Ama yayılan öldürücü gazozdu. Herkes kendine duvarlardan birkaç tuğla alıp (akrepler de yukarıya çıkıp) yani Vardı ve Böcü tuğlayla her taraflarını kapladılar. Sonra gazozlar kuruyup akrepler de aşağı indiğinde o tuğlaları oraya bırakıp artık gidecekleri yer sürpriz olan odaya geldiler.(Yani onları bir yere götürecek odaya) Taşı ceplerinden çıkarttılar. Beş saniye kalmıştı. Böcü koşmaya başladı. Önüne bir kılıç çıktı. Üç saniye kalmıştı. Böcü üstten elmas şeklindeki taşı elmas şeklindeki oyuğa attı ve herkes taşın yanına yanaştı. Ama Pennypacr ancak koşuyordu. Herkes “Pennypacr!” diye bağırdı. Bir saniye kalmıştı ve dönüşüm geçiriyorlardı. Pennypacr da son dakika yetişti ve herkesle beraber o da silindi ve kendilerini Antartika’da penguen, deniz aslanı ve kutup ayısı savaşının ortasında buldular. Bu savaşı bir buz mağarasının içinde yapıyorlardı. Güreşe benzeyen bir savaştı ve savaşta kimse ölmemişti.Savaşı durdurduktan sonra hep birlikte diğer gün için uyudular.

     

      Ertesi gün şafak sökerken yola çıkıp kendilerine buzdan bir sandal yaptılar. Ama çok dayanıklı ve hiç de erimeyen bir sandaldı bu. Kürek çeke çeke 15 gün, 23 saat, 55 dakika, 135 bin saniyede Londra’ya vardılar ve sonra da Mr. Trewlhannesge’nin okuluna geldiler. Artık akreplerle birlikte okuyorlardı ve yatakhanelerine gidip ertesi gün için uyudular.

URAS BAHÇEKAPILI